Merhaba! + bir buçuk‘un onuncu bültenine hoş geldiniz.
Onuncu bültende farklı bir şey denemek adına, bu hafta yeni bir format ile tek bir konuya odaklanıyoruz: Nükleer enerji.
Gerek küresel ekonominin, gerek enerji darboğazının, gerekse sürdürülebilirlik tartışmalarının en problemli konularından bir tanesi, bu hafta fisyondan füzyona, saldırılardan Akkuyu gelişmelerine, SMR’lardan yenilenebilir ile rekabetine kadar tüm ayrıntılarıyla bültenimizde.
Lafı fazla uzatmadan başlayalım.
Bültenlerimize abone olun!
Her hafta, sanayi ve tedarik zincirinde karbon azaltımıyla ilgili en güncel bilgileri ve ilham verici içerikleri e-posta kutunuza taşıyoruz.
Katılın, hiçbir şeyi kaçırmayın!
Öne çıkan dosyalar
⚛ Nükleer füzyona ne kadar yakınız?

Günümüzde kullanımda olan tüm nükleer reaktörler, nükleer fisyon (fission) tepkimesi ile, yani atomun bölünmesini sağlayarak enerji üretiyor. Bu reaktörlerde uranyum gibi ağır atomlar üzerine yüksek enerjili nötronlar gönderilerek, bu ağır atomların bölünmesi sağlanıyor. Bu bölünme sonrasında ortaya yüksek miktarda enerji yanında radyasyon ve radyoaktif atıklar çıkıyor.
Bunun tersine, bir nükleer füzyon (fusion) tepkimesinde ise, iki atom birleştirilerek enerji üretiliyor. Bir füzyon reaktöründe, iki hidrojen izotopunu (örneğin döteryum ve trityum gibi) yüksek sıcaklık ve basınç altında birleştirip bir helyum atomu elde ediyoruz. Bu tepkime sonrasında da ortaya oldukça yüksek düzeyde bir enerji çıkıyor. Hidrojen bombasında kullanılan teknolojinin tam olarak bu olduğunu söylemek, üretilen enerji miktarı hakkında size bir fikir verecektir. Dünyamızı ısıtan güneşte gerçekleşen tepkime de füzyon esaslı.
Füzyon reaktörü tasarımları, farklı nükleer reaksiyon süreçlerine uygun şekilde geliştirilebiliyor. Proton-proton zincirini dışarıda tutmak lazım: Güneş gibi yıldızlarda gerçekleşen bu füzyon tepkimesinin dünyada bir reaktörde gerçekleştirilmesi çok pratik değil. Her ne kadar diğerleri de çok ‘pratik’ olmasa da, döteryum – döteryum tepkimesi ya da döteryum – trityum tepkimelerine yönelik reaktörler üzerine çalışmalar sürüyor. Nükleer fisyon ve füzyon farkını açıklayan aşağıdaki görselin alt kısmında, döteryum – trityum tepkimesi temsili olarak gösteriliyor.

Nükleer füzyon bilim insanlarının uzun süredir zaten bildiği bir konu; yeni bir keşif olduğunu söyleyemeyiz. Buna rağmen bir enerji üretim yöntemi olarak henüz varlık gösterememiş olmasının nedeni, füzyon tepkimesinin tahribat yaratmadan (hidrojen bombası gibi), kontrollü bir şekilde nasıl yönetilebileceğinin henüz netleştirilememiş olmasından kaynaklanıyor.
Füzyon teknolojisi başarılı olursa, fisyon reaktörlerindeki radyoaktif atık problemi minimize edilebilir; ve dünyanın enerji ihtiyacını karşılayacak, emisyonsuz ve (neredeyse) sınırsız bir kaynağa erişim sağlanabilir. Ancak bu reaktörlerin ticari ölçekte kullanılmasını mümkün kılacak teknoloji henüz hazır değil.
Günümüzde devam eden çeşitli projeler mevcut: Örneğin dünya üzerindeki en büyük nükleer füzyon deneyi olan Fransa’daki ITER projesi, AB, ABD, Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, ve Rusya işbirliğiyle yürütülüyor. Tokamak reaktör tasarımıyla plazmayı manyetik alanlarla hapsedip, 150 milyon santigrat dereceye kadar ısıtmayı hedefliyor. Sıcaklık değerini yanlış okumadınız: Bu sıcaklık, güneş çekirdeğindeki sıcaklığın 10 katı anlamına geliyor. İlk testler 2025 senesi için planlanırken, başarılı olması durumunda faaliyete geçmesinin 2030’dan önce olamayacağı öngörülüyor. Bunun dışında ABD’de bazı özel girişimler (Commonwealth Fusion Systems, Helion Energy), Çin (EAST) ve Kore’de de (KSTAR) çalışmalar var.
Füzyon teknolojisine dair ümitler büyük: Yukarıda saydığım büyük projelerin ve girişimlerin tümünde 2030 sonrası bu iş hazır vurgusu göze çarpıyor. Ama bu beklentinin ne kadar gerçekçi olduğunu zaman gösterecek. Füzyon tepkimesini başlatabilmek için gereken enerjinin anormal derecede yüksek olması, buna dayanabilecek reaktör duvarı malzemelerinin geliştirilmesi ve tüm bu çalışmaların maliyeti, projelerin sonuçlandırılmasını zorlaştıran ve hatta belki de bir noktada rafa kaldırılmasını bile sağlayabilecek konular.
☀️ Yenilenebilir kaynaklar varken, nükleere gerek var mı?

Ne kadar düz sorulmuş ve masum bir soru, değil mi? Bence haklı da bir soru. Teoride yok; hatta olmamalı. Yenilenebilir enerji teknolojilerinin geldiği durum ortadayken, nükleere harcanan bütçeleri; hele ki yukarıda bahsettiğim devasa ölçekteki uluslararası nükleer füzyon projelerine harcanan meblağları düşündüğümüzde, akla şu soru geliyor: Bu bütçeleri neden güneş, rüzgar ve diğer “masum” yenilenebilir kaynakların üzerine inşa edilmiş bir gelecek için kullanmıyoruz?
Bunun basit bazı nedenleri var: Yenilenebilir kaynaklarda arz sürekliliğinin sağlanamaması ve bu nedenle depolama gereksinimi olması, bizi iki seçenekle karşı karşıya bırakıyor: Ya depolamanın yüksek maliyetine de katlanacağız (ki mevcut ekonomik koşullarda çoğunluk bunu istemeyecektir); ya da yenilenebilir kaynakları rüzgar estikçe, güneş parladıkça kullandığımız bir alternatif olarak, ama mutlaka sürekliliği olan diğer bir enerji kaynağına daha ihtiyaç duyarak kabul edeceğiz. Bu alternatif elbette HES gibi düşük karbonlu bir kaynak da olabilir; ancak özellikle Türkiye gibi kuraklık riski taşıyan bir ülkede HES’lere yenilenebilir kaynak muamelesi yapmaya devam etmek ne kadar doğru, bunu da ayrıca sorgulamak gerekir.
Tüm bunları yan yana koyduğunuzda, nükleer opsiyonu hükümetler nezdinde cazip bir alternatif olarak öne çıkıyor. Çünkü her şeyden önce, bahsettiğim ve birazdan bahsedeceğim girişimler ve uluslararası projeler nedeniyle, nükleerin artık güvenli bir teknoloji olduğu algısı bazı kesimlerde kuvvetleniyor. Ayrıca nükleerin mevcut şebeke altyapısına entegre edilebilir olması, depolama vb. gerekliliklere ihtiyaç duymaması, karbonsuz bir alternatif olması ve SMR gibi yeni çözümlerin düşük maliyet vadediyor olması, nükleerin cazibesini arttırıyor.
Burada sayılan argümanların çoğuna, ben de katılıyorum. Ancak nükleerin tamamen güvenilir bir teknoloji olduğu algısı bence tehlikeli ve dikkatle ele alınması gereken bir argüman. Sadece radyoaktif atık yönetimi açısından ya da muhtemel bir soğutma sistemi arızası açısından değil: Bir örneği geçen hafta Ukrayna’da yaşanan saldırı gibi bir ihtimalin de var olması, nükleeri diğer opsiyonlardan ayrı, bambaşka bir yere koyuyor.
Gelin bu saldırının ayrıntılarıyla devam edelim.
Gündemden kısa notlar
💥 Zaporozhye nükleer santraline saldırı

Nükleer enerjinin güvenirliğini masaya yatırdığımız bir bülten için belki de en önemli haber. Teknoloji ne kadar güvenilir olursa olsun, işin bir de bu tarafı var: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından yapılan bir basın açıklamasına göre, geçtiğimiz hafta Zaporozhye Nükleer Santrali ve Energodar’a drone saldırısı yapıldı. Saldırıda kullanılan dronlar imha edildi, ancak bir drone düştüğü yerde patlayarak santralin eğitim merkezinde hasara yol açtı. Radyasyon seviyeleri normal olarak rapor edildi. Ukrayna’da bulunan santral, 2022’den beri Rus güçlerinin kontrolünde. Medyada yer alan haberlere göre saldırı ile ilgili olarak her iki taraf da birbirini suçluyor görünüyor. Bu durum, Avrupa’nın en büyük nükleer santralinde nükleer güvenliğe yönelik yeni bir tehdit oluşturuyor. Saldırı haberleri üzerine IAEA Genel Müdürü Rafael Mariano Grossi “Herhangi bir nükleer santrale saldırı kesinlikle kabul edilemez” şeklinde bir açıklama yaptı; ancak maalesef gerçekler bu beklentilerle uyuşmuyor. Birgün /06.01.2025 – IAEA / 05.01.2025
🔌 Çin,ilk üçüncü nesil nükleer reaktörünü şebekeye bağladı
Çin Ulusal Nükleer Şirketi’nin (CNNC) Zhangzhou nükleer güç projesinin 1. ünitesi, Çin’in Fujian eyaletinde ticari faaliyetlerine başladı. Bu adım, Çin’in enerji karışımını çeşitlendirme ve karbon nötrlüğü hedeflerine ulaşma hedefleriyle örtüşüyor. Çin’in kendi geliştirdiği üçüncü nesil basınçlı su reaktörü olan Hualong One tasarımıyla faaliyete geçen reaktörlerin her biri, her yıl standart kömür tüketiminde 3,12 milyon tonluk bir azalma ve karbondioksit emisyonunda 8,16 milyon tonluk bir düşüş anlamına geliyor. Toplam yatırım tutarı 100 milyar CNY’nin (14 milyar ABD Doları) üzerinde olan Zhangzhou projesi, CNNC (%51) ve China Guodian Corporation (%49) ortak girişimi olan CNNC-Guodian Zhangzhou Enerji Şirketi’ne ait. Power Technology / 02.01.2025 – WNN / 02.10.2025
📈 Nükleer enerji hisseleri rekor seviyede

Bu biraz süresi geçmiş bir haber ama haftanın gündemiyle uyumlu oluğu için yer vermek istedim: Birazdan, haftanın ana konusu başlığında da ele alacağımız üzere, Amazon ve Google gibi dev şirketlerin, yapay zeka veri merkezlerine düşük karbonlu elektrik sağlamak için küçük modüler reaktörler (SMR) kullanma kararları, nükleer enerji hisselerinin yükselişe geçmesini sağlıyor. Kairos Power’ın kurucusu Mike Laufer, Google ile yapılan anlaşma kapsamında 2035 yılına kadar altı veya yedi SMR kurulacağını belirtti. ABD hükümeti de sektöre milyarlarca dolarlık fon sağlayarak bu çabalara destek veriyor. Ekonomim / 20.10.2024
🛠️ Akkuyu NGS inşaatında önemli adımlar

Bu hafta Akkuyu NGS sahasında tamamlanan iki önemli operasyon oldu: Üçüncü üniteye ait reaktör basınç kabı ‘Open top’ teknolojisi kullanılarak monte edildi. ‘Open top’, reaktör binasının açık üst kısmından basınçlı bölgeye ekipman tedarik edilmesini sağlıyor. Diğer önemli gelişme ise ikinci ünite için üretilen nükleer yakıtın sahaya ulaşması oldu. X.com/NukleerEnerjiTR / 06.01.2025
Bültenlerimize abone olun!
Her hafta, sanayi ve tedarik zincirinde karbon azaltımıyla ilgili en güncel bilgileri ve ilham verici içerikleri e-posta kutunuza taşıyoruz.
Katılın, hiçbir şeyi kaçırmayın!
Haftanın ana konusu: TerraPower – Nükleer için güvenli bir çözüm mümkün mü?

Nükleer enerjinin hassas bir konu olduğunun farkındayım. Teknoloji ne kadar güvenli bir şekilde tasarlanmış olursa olsun, toplum hassasiyetinin de mutlaka dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.
Peki ama bu konuda gerçekten hassas mıyız?
Şöyle bir düşünelim: Bugün dünya genelinde faaliyette olan 100’ün üzerinde nükleer denizaltı bulunuyor. Bu denizaltılar, nükleer santrallerle aynı teknolojiye dayanıyor ve benzer riskleri barındırıyor. Ancak nükleer santraller, medya, Avrupa Birliği ve sivil toplum kuruluşlarının odak noktası haline gelirken, nükleer denizaltılar neredeyse hiç tartışılmıyor. Sizce bu sessizlik neden?
Bir nükleer santralde yaşanabilecek bir sızıntı, genellikle yerel ve çevresel bir sorun olarak ele alınırken, nükleer denizaltılar savaş gibi durumlarda çok daha ciddi bir risk potansiyeli taşıyor. Bugüne kadar nükleer denizaltılarla ilgili ciddi bir kaza yaşanmamış olması, bu konuda kamuoyunun gözlerini kapatmasına neden olmuş olabilir. Ama bu çelişkili durum, aslında kamuoyu algısının gerçeklerden ne kadar farklı şekillenebileceğinin (ya da şekillendirilebileceğinin) basit bir göstergesi diye düşünüyorum.
Bunlar, buraya yazdığım kadar basit konular değil. Farkındayım. O nedenle bu yazdıklarımı bir düşünce egzersizi olarak buraya bırakıp, bu yazıda işin bu tarafını tamamen kapsam dışı bırakmak istiyorum. Bu yazıdaki temel amacım, nükleer enerji için güvenilir bir çözüm üretebildiği iddiasında olan TerraPower şirketine yakından bakıp, acaba bu iddianın altını ne kadar doldurabiliyorlar, incelemek.
Takip edenler biliyordur: TerraPower’ın iş modeli hakkında çok daha kapsamlı bir değerlendirmeyi Mühendishane’de daha önce yayımlamıştım. Merak edenler için bağlantısını buraya bırakıyorum.

TerraPower: Bill Gates’in barış atomları
Dr. Arda Çetin – 19.04.2023 / Muhendishane.org
Teknolojiyi sadece üretim üzerinden düşünmeyelim. Teknoloji lisanslanarak da bir iş modeli oluşturulabilir. Yazılım şirketlerinden alıştığımız yazılımın hizmet olarak sunulmasına benzer bir modelin, nükleer enerji gibi alanda nasıl uygulanabileceğini TerraPower örneği üzerinden inceleyeceğiz.
Terrapower, Nathan Myhrvold, Lowell Wood ve Bill Gates’in vizyonuyla 2006 yılında kurulan ve nükleer enerji teknolojilerinde devrim yaratmayı hedefleyen bir girişim. Şirket, özellikle yeni nesil nükleer enerji reaktörleri ve tıbbi izotop üretimi gibi iki önemli alana odaklanıp, önemli yenilikler getirmeyi hedefliyor. Öncelikle yeni nesil enerji reaktörleriyle başlayalım.

Natrium reaktörü: Daha güvenli ve ucuz enerji
Terrapower’ın en dikkat çeken projelerinden biri, Natrium olarak adlandırılan yeni nesil nükleer reaktör. Bu reaktör, geleneksel nükleer santrallerin kullandığı su soğutmalı sistemlerinin aksine, sodyum soğutmalı bir teknolojiye dayanıyor. Soğutma için 100°C’de buharlaşan su yerine 883°C’de buharlaşan sodyumu kullanan bu yenilikçi yaklaşım, reaktörün çok daha düşük basınçta çalışmasını sağlıyor ve suyun buharlaşarak tehlike yaratma riskini ortadan kaldırıyor. (Mühendislik ve temel bilim kökenli okuyucular için ek bir bilgi: Suyun buharlaşma gizli ısısı (latent heat of evaporation) 40,5 kJ/mol iken, sıvı sodyum için bu değer 107,0 kJ/mol. Yani buharlaşma için hem yüksek sıcaklık, hem de daha yüksek buharlaşma ısısı gerekiyor.)
Herhangi bir arıza durumunda sistemin kendiliğinden güvenli bir şekilde kapanması sağlayan sistemleri de kurduğunu beyan eden TerraPower, nükleer enerjinin tarih boyunca tartışılan güvenlik sorunlarına çözüm getirdiğini iddia ediyor.

Natrium reaktörünün maliyet açısından ne kadar önemli bir gelişme olduğu tartışılır diye düşünüyorum. Bu konuda net bir kıyaslama yapabilmek zor, çünkü bir nükleer reaktörün maliyeti hesaplanırken dikkate alınması gereken birçok faktör var. Ancak ulaşabildiğim verilere göre geleneksel nükleer santrallerde, örneğin hafif sulu nükleer reaktörler için (LWR) 15 – 30 milyar dolar gibi bütçeler telaffuz edilirken, Natrium reaktörünün yaklaşık 4 milyar dolar gibi bir maliyetle tamamlanması hedefleniyor. Bu açıdan aradaki fark dikkate değer.
Ancak bu konuda net verilere ulaşmak pek mümkün olmadığı için, yukarıda verdiğim kıyaslamanın yanıltıcı olabileceğinin farkındayım. Çünkü burada toplam maliyet kadar kapasite başına maliyet de önemli (MWe başına düşen maliyet). Bu kıyaslama yapıldığında, farklar daha az belirgin olabilir. Örneğin, 345 MWe kurulu güce sahip 4 milyar dolarlık bir Natrium reaktörü için MWe başına maliyet yaklaşık 11,600 dolar iken, 25 milyar dolarlık ve 1400 MWe kapasiteli bir geleneksel reaktör için bu maliyet yaklaşık 17,900 dolar civarında olur. Bu hesaplamalar, Natrium reaktörünün kapasite başına maliyet açısından yine de avantajlı olabileceğini gösterse de, diğer faktörler (örneğin, inşaat süresi, işletme maliyetleri, güvenlik özellikleri) de dikkate alındığında farklı bir tablo ortaya çıkabilir. İşin bu tarafını henüz net bir şekilde bilmiyoruz.
Wyoming eyaletinde inşa edilmeye başlanan bir tesisin 2030 yılında devreye girmesi planlanıyor. Bu tesis tamamlandığında daha net rakamlar telaffuz edilecektir.
Riskler
Kağıt üzerinde sistem son derece güvenli olarak beyan edilse de, bunun ne kadar doğru olduğu tartışmaya açık bir diğer konu. Nükleer enerjiye dair en büyük endişeler, tarihteki büyük nükleer kazalara dayanıyor. Radyoaktif atık yönetimi de bir diğer endişe konusu. TerraPower’ın teknolojisi bu riskleri azaltmayı amaçlıyor; ancak nükleer enerji alanında kazadan ya da risklerden tamamen muaf bir sistem geliştirmek mümkün değil. Yukarıda, bu haftanın gündeminde gördüğümüz Zaporozhye nükleer santraline yapılan saldırı, bunun somut ve sıcak bir örneği.
Adil olmak adına kaza riskinin nükleerle sınırlı olmadığını bir parantez içinde belirtmek doğru olabilir. Örneğin Çin’de yer alan Banqio barajı 1975 senesinde Nina Tayfunu sırasında Zhumadian’daki 62 baraj ile birlikte çökmüş ve yaklaşık 30 şehir ve 12.000 kilometrekarelik bir alanın sular altında kalmasına neden olmuştu. Ölü sayısına dair bugün hala net bir veri olmasa da, 170.000 ila 240.000’e varan sayıda kişinin hayatını kaybetmiş olacağı tahmin ediliyor. Geçtiğimiz sene İtalya’da yaşanan ve en az üç kişinin hayatını kaybettiği HES kazası da, yakın tarihli bir diğer örnek olarak gösterilebilir.
Amacım kimseye bir meşruiyet kazandırmak değil; sadece madalyonun öbür yüzünü de tartışma kapsamına alabilmek.
Tıbbi izotop üretimi: Kanser tedavisine destek

Terrapower’ın çok boyutlu inovasyon stratejisi, yalnızca enerji üretimiyle sınırlı değil. Şirketin bir diğer önemli girişimi de tıbbi izotoplar üzerine: TerraPower, kanser tedavilerinde kullanılan Actinium-225 izotopunu ticari ölçekte üretebildiğini, 2024 senesinin Ekim ayında duyurmuştu. Bu izotop, radyoaktif özellikleri sayesinde kanser hücrelerine hedefli tedavi imkanı sunuyor ve bu da hastalığın tedavisinde yeni bir umut olarak görülüyor. Bu izotopun üretiminde, ABD’nin soğuk savaş dönemindeki nükleer programlar ve araştırmalarda üretilen malzemelerden biri olan thorium-229 kullanıldığı için, atıl durumdaki nükleer kaynakların değerlendirilmesi de mümkün kılınmış oluyor.
Nükleer enerjinin geleceği
Nükleer enerjinin geleceğiyle yazıyı kapatırken, dünyanın artan enerji ihtiyacı ve bu ihtiyacın yarattığı çevresel kaygılarla değinmemek olmaz. Artan enerji ihtiyacı, sadece kalkınma sürecindeki devletlerle sınırlı bir konu değil: Dijitalleşme, veri analizi ve yapay zeka etrafında şekillenen enerji yoğun teknolojiler de yoğun enerji talebinin olduğu alanlar. Nükleer enerji, enerji talebinin olduğu her alanda düşük karbon ayak izine sahip bir çözüm imkanı sunabiliyor. Günümüzde özellikle küçük modüler reaktör (small modular reactor – SMR) adıyla bilenen daha küçük boyutlara ve modüler yapısı sayesinde geleneksel reaktörlerin bazı risklerini azaltma potansiyeline sahip reaktörlerin, sundukları esneklik nedeniyle öne çıktığına tanıklık ediyoruz. SMR’ler gündemin sıcak konusu. Yukarıda, gündem maddeleri arasında Google ve Amazon gibi devlerin SMR teknolojisinden yana tercih yaptıklarından bahsetmiş ve bunun da nükleer enerji hisselerinde ciddi artışlara yol açtığını belirtmiştim.
Bu yazıyı şu gerçeklerin altını çizerek bitirmek dürüstçe olur diye düşünüyorum: TerraPower’ın hem Natrium reaktörü, hem de SMR teknolojileri nükleer enerjiye dair bilinen bazı riskleri azaltıp, bu teknolojiyi daha güvenli bir hale getirebilir gibi görünüyor. Teknik detayları incelendiğinde, bunu görebiliyorsunuz. Ancak bu teknolojilere dair güvenlik iddialarının gerçek dünyada nasıl sonuç vereceği, ancak zamanla ve pratikle kanıtlanabilir. Riskler her zaman mevcut ve risklerin yönetiminde yaşanması muhtemel bir başarısızlık, nükleer enerji konusunu bir daha açılmamak üzere birçok ülkenin gündeminden tamamen çıkarabilir. Yukarıda gündem maddelerinde yer alan Zaporozhye nükleer santraline saldırı haberi, bunun bir örneği.
Ancak gelişmeler ne yönde olursa olsun, dünya liderleri bu konuda çoktan karar vermiş görünüyor: COP29 sırasında Türkiye’nin de imzasıyla Nükleer Enerjiyi Üç Katına Çıkarma Deklarasyonunu imzalayan ülke sayısı 31’e yükseldi (*). Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın açıklamasına göre, Türkiye 2050 senesine kadar nükleerde 20 GW kurulu güç hedefliyor. O nedenle nükleer öyle ya da böyle kısa – orta vadede önemli bir enerji kaynağı olmaya devam edecek görünüyor. Nükleer enerjiden tamamen çıkış kararının ardından elektrik ithalatı üç kat artan ve ithal ettiği elektriğin yarısından fazlasının nükleere dayalı olduğunu iddia edilen Almanya’nın (**) ironik durumu, nükleersiz bir gelecek talep edip tasarlayacaksak, bunun yerine ne konulabileceğinin iyi irdelenmesi gerektiğini gösteriyor.
Notlar:
(*) Nükleer Enerjiyi Üç Katına Çıkarma Deklarasyonu‘nu COP 29’da imzalayan 6 ülke: El Salvador, Kazakistan, Kenya, Kosova, Nijerya ve Türkiye. Daha önce imzalayan Ermenistan, Bulgaristan, Kanada, Hırvatistan, Çekya, Finlandiya, Fransa, Gana, Macaristan, Jamaika, Japonya, Güney Kore, Moldova, Moğolistan, Fas, Hollanda, Polonya, Romanya, Slovakya, Slovenya, İsveç, Ukrayna, Birleşik Arap Emirlikleri, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri ile toplam sayı 31’e ulaştı.
(**) Almanya Federal Cumhuriyeti’nin resmi bilgi portalında yenilenebilir enerji rekorları kırıldığına dair haberler görsek de, farklı haber kaynaklarına göre Almanya 2024 yılı boyunca 40 milyar kWh elektrik ithal etti ve bunun 16,5 milyar kWh kısmı nükleer enerji kaynaklı oldu.
Önümüzdeki Pazar görüşmek üzere!
+ bir buçuk‘un onuncu Pazar bülteni burada sona eriyor. Umarım bu bültenler, yeşil dönüşümün şimdiye dek tecrübe etmediğimiz ölçekte kapsamlı ve titiz bir planlama gerektirdiğini ve teknoloji darboğazının, problemin merkezindeki meselelerden biri olduğunu gösterebiliyordur.
Her türlü öneri, eleştiri ve yorumunuz için ister aşağıdaki kutuya yorum bırakarak, isterseniz buradaki iletişim formu aracılığıyla bana ulaşabilirsiniz.
Bültenleri e-posta üzerinden de okuyabileceğinizi tekrar hatırlatarak, herkese iyi Pazarlar diliyorum.
Not: İçerik hazırlığında kullanılan tüm kaynakların listesini burada görebilirsiniz.

Bir Yorum Yazın