Türkiye’nin ana müşterisi konumundaki AB, yaklaşık altı yıl önce Yeşil Mutabakat’ı ilan ederken, birçok alanda dünya liderliğini üstlenmeyi hedefleyen iddialı bir vizyon ortaya koymuştu. Güçlü yorumlar yapmak için henüz erken olabilir, ancak gelinen noktada işlerin pek de planlandığı gibi gitmediği açık. AB de bunun farkında olacak ki, geçtiğimiz ay bir Rekabetçilik Pusulası yayımladı. Detaylarını birazdan inceleyeceğiz.
Dünyanın diğer ucunda ise rekabet yarışında öne geçtiği artık aşikâr olan Çin, ne mutabakat yayımlıyor ne de pusula. Belki de asıl mesele, mevzuatlarda değil, sahadaki gerçeklikte gizli olabilir mi?.. Bunu da zaman gösterecek.
Bu hafta AB’nin yeşil dönüşüm stratejisini masaya yatırıyoruz. Ne planlanmıştı, ne oluyor? Hangi varsayımlar üzerine kuruldu? Ve en önemlisi, bu varsayımlar gerçeğe dönüştü mü?
Lafı uzatmadan haftanın albüm önerisi ile başlayalım.
🎧 Haftanın albüm önerisi

Bu hafta, Pazar bülteninize eşlik etmesi için Lorin Maazel yönetimindeki Philharmonia Orchestra’nın, Londra’daki Royal Festival Hall’da canlı kaydedilen Mahler’in dokuz senfonisinden oluşan albümünü önermek istiyorum. Keyifli dinlemeler ve iyi Pazarlar dilerim.
📖 Haftanın kitap önerisi

Farkında mısınız; boş zaman (leisure) kavramı bile popüler kültür içinde bir üretkenlik aracı olarak tanımlanır oldu. Aslında adı üzerinde — boş zamandan bahsediyoruz. Ama mevcut retorik içinde boş zaman ancak daha üretken olmaya, daha çok çalışmaya vesile oluyorsa değerli. Gücümüzü toplamamamıza, pilleri şarj etmemize yaradığı sürece kabul edilebilir bir durum. Amaç, tabii ki çalışmaya geri dönmek. Gerçek anlamıyla boş bir zamana kimsenin tahammülü yok. Aslında böyle bir şeyin varlığı bile, çoğumuz için neredeyse absürt bir durum.
Ancak Pieper, bunun aksi bir argüman dile getiriyor: Ona göre boş zaman, insanı insan yapan kültürün temel yapı taşı. Modern dünyanın empoze ettiği çalışma ve üretkenlik odaklı anlayışın, insana gerçek doğasını unutturduğunu ve bir kültür boşluğu yarattığını düşünüyor.
İngilizce’deki okul (school) kelimesinin kökeninin Antik Yunan’da “boş zaman” anlamına gelen scholé‘ye dayandığını biliyor muydunuz? Çünkü Yunan filozoflar için boş zaman, eğitim ve bilgelik arayışının temel bir gerekliliğiydi.

Peki, bunun iklim krizi ile ilgisi nedir? Pieper’e göre eğer bir toplum sadece çalışmayı ve üretkenliği yücelten bir yapıya dönüşür ve çalışma üzerine bir hayat inşa ederse, sadece bir işgücüne indirgenme riski ile karşı karşıya kalır. (Sizce bu tasvir tanıdık mı?) Sadece işgücüne indirgenen toplumlar ise, rekabet ortamında verimlilik yerine bir noktada ucuzluk, daha fazla üretim, daha düşük maliyet ve kısa vadeli kazanç peşinde koşmaya başlar. Bu da sürdürülebilirlik yerine tükenmeyi; uzun vadeli düşünme yerine aşırı tüketimi teşvik eder. İklim krizi ile bağlantısı yavaş yavaş ortaya çıkıyor sanırım: Sadece ekonomik büyümeye odaklanmış, durup düşünmeye ve sorgulamaya vakti olmayan bir toplumun, ekolojik krizleri çözmek bir yana, onları derinleştirmesi kaçınılmaz hale gelir. Tam da yaşamakta olduğumuz gibi.
Burada Pieper’in bahsettiği “çalışma“, yalnızca para kazanmak için yapılan iş ya da meslek icrası olarak algılanmamalı. Kişinin kendini geliştirmek için yaptığı her eylem, daha çoğuna, daha iyisine, daha büyüğüne ulaşmak için harcadığı her çaba — sosyal medyada daha fazla takipçi kazanma uğraşından tutun, her anı optimize etme kaygısına, hatta FOMO’ya (*) kadar — ona göre çalışmanın bir alt kırılımı olarak görülmeli. Bunların belki bir yere kadar kendi içlerinde yanlış bir tarafı yok diyebilirsiniz. Ancak sorun, hayatın tamamen bunlarla dolması, yani her şeyin verimlilik, performans veya fayda eksenine hapsolması durumunda ortaya çıkıyor.
Bu kitabın, yalnızca bir felsefi metin değil, aynı zamanda çağdaş hayatın hızına meydan okuyan bir manifesto olduğuna inanıyorum. Hayatın gerçeklerinin ben de farkındayım; ama o gerçek dediklerimiz üzerinde biraz durup sakin kafayla düşündüğümüzde — yani o boş zamanı yaratabildiğimizde, aslında büyük ölçüde bizim inşa ettiğimiz, sorgulamadan kabul ettiğimiz ve kendi kendimize dayattığımız bir kurgunun içinde yaşadığımızı fark edebiliriz.
Yeter ki, biraz boş zaman “yaratabilelim”.
(*) FOMO: Bir şeyleri kaçırma endişesi (fear of missing out).
Bültenlere Kaydolun!
Her hafta sanayi ve tedarik zincirinde karbon azaltımıyla ilgili özenle seçilmiş güncel bilgiler ve derinlemesine analizler e-posta kutunuza geliyor.
Güncel kalmak için şimdi kaydolun!
Öne çıkan dosyalar
♟️ Dekarbonizasyon bir büyüme ve rekabetçilik stratejisi olabilir mi?

Ursula von der Leyen, 2019 senesinde yaptığı bu konuşmada, Yeşil Mutabakat’ın AB’nin yeni ekonomik modeli ve büyüme stratejisi olduğu açıkça dile getirmişti. Yeşil dönüşümün gerçek bir büyüme stratejisi olup olamayacağı, o zaman da bir kafa karışıklığı yaratmıştı — bu karmaşa bugün de tam anlamıyla giderilmiş değil.
Bu yazıda kısaca, AB’nin yeşil dönüşümü bir büyüme stratejisi olarak belirlerken hangi varsayımları yaptığı; ve işlerin gerçekten de bekledikleri gibi gidip gitmediği sorularına yanıt arayalım istiyorum.
Beklentiler ve gerçekler
AB’nin yaptığı varsayımlar, von der Leyen’in konuşmasındaki satır aralarında zaten kendini gösteriyor. AB’nin argümanın temelini kısaca özetlemek istersek, ilk hamle avantajı (first mover advantage) diyebiliriz: Her yıl yapılması planlanan 260 milyar euro yatırım ile hem yeşil teknolojiler, hem temiz imalat, hem de temiz ulaşımda AB’nin dünya lideri olacağı bir vizyon ile yola çıkıldı. (“We will be the front-runners in green technologies, in clean production, in clean transport.”) Böylece yeşil teknolojiler ve malzemelerde AB’nin bir dünya lideri olduğu; birçok yeni iş kolu yanında bu girişimleri finanse edecek yatırımcı piyasasını da yaratabilen; fosil yakıt bağımlılığından kurtulmuş; sürece eşlik eden mevzuat hazırlıkları ile, küresel standartların da belirleyicisi olan bir AB hayal edildi.
Ancak gelinen nokta oldukça farklı: Kapanan fabrikalar, peş peşe iflas eden sanayi firmaları, üretimini Hindistan’a taşımaya çalışan sanayi devleri. Belki medyaya tüm gerçekliği ile yansımıyor, ama sanayinin içinde olanların ve AB ile çalışanların, bunu daha yakından tecrübe ettiklerini biliyorum.
AB’nin stratejisinin çöktüğü gibi çok ağır ve ağdalı ifadelere asla girmiyorum. Bu tür iddialar için daha çok erken. Bu durumun tek nedeninin yeşil dönüşüm olduğunu söylemek de doğru değil; resmin tamamı da bu değil. Eşzamanlı ilerleyen birçok süreç var. Ama görüntü, işlerin planladığı gibi gitmediğini gösteriyor demek, bence adil ve yerinde bir yorum olur.
Dekarbonizasyon hangi koşullarda bir büyüme ve rekabet stratejisi olabilir?
Bana kalırsa ilk koşul, karbon fiyatlandırmasının tüm dünyada geçerli ve yüksek bir fiyata sahip olması. Bunu sadece AB’nin uyguladığı bir senaryoda, dekarbonizasyonun büyüme değil, kaybetme stratejisi olacağı aşikar.
Eğer bunu başaramıyorsanız — ki, şu anki durum küresel bir fiyatlandırmaya hala uzak olduğumuzu gösteriyor; o zaman yeşil teknolojilerin daha ekonomik ve ucuz olmasını sağlamak zorundasınız. + bir buçuk bültenlerinin temelinde duran argüman da bu zaten: Mevcut alternatiflere kıyasla rekabetçi teknolojilere sahip olmadıkça, küresel regülasyonlar ile bir dönüşüm yaratılabilmesi çok, ama çok zor.
Bunu da başardınız diyelim: Gerçekten de mevcut opsiyonlara kıyasla daha ucuz ve verimli teknolojiler geliştirdiniz. Yatırımcıların ve müteşebbislerin iştahını kabartmayı başardınız. Bunu yaptığınız zaman da, dünya liderliği pozisyonunuzu koruyabilmeniz gerekiyor. Ama gelinen noktada, gerek yenilenebilir teknolojilerde, gerekse elektrikli araçlarda, gerekse bunların üretimini mümkün kılan kritik minerallerde, Çin liderliğinin iyiden iyiye tesis edildiğini görüyoruz.
Bunları elbette AB de görüyor. Hatta bu konuda birkaç hafta önce bir Rekabetçilik Pusulası da yayımladı. Ancak AB’nin rekabetçiliğini yeniden tesis edebilmesi için pusulada pek de yer verilmeyen, çok daha derin, yapısal sorunları var görünüyor.
Gelin detaylarına birlikte bakalım.
⚔️ AB’nin “Rekabetçilik Pusulası”: Sorun aşırı regülasyon mu?
Sosyal medyada sıklıkla Einstein’a atfedilen bir cümle var: Problemler, onları yaratan düşünce seviyesinde çözülemez. (Problems cannot be solved with the same level of thinking that created them.) Einstein’a ait ya da değil, bu cümleyi hatırlatan bir gelişme ile bu haftanın bültenine giriş yapalım.

Avrupa Birliği (AB) yaklaşık bir ay önce bir Rekabetçilik Pusulası yayımladı. Dokümanı burada [PDF] görebilirsiniz. Pusula’nın amacı, küresel rekabet arenasında Çin ve ABD’nin gerisinde kaldığı artık iyice gün yüzüne çıkan AB’nin rekabetçiliğini yeniden kazanmasını sağlayacak yolları tanımlamak. Bu amaçla inovasyon açığının kapatılması, rekabetçi bir dekarbonizasyon, düzenleyici çerçevenin sadeleştirilmesi ve enerji maliyetleri gibi başlıklar öne çıkarılmış.
Yol haritası, ya da pusula — artık adına ne derseniz; gerçekten kapsamlı bir çalışma. Her ne kadar medyada bu çalışma inovasyon açığının kapatılması, dekarbonizasyon, regülasyonlar ve enerji maliyetleri başlıklarıyla yer bulmuş olsa da; bence daha derin ve çözümü bir o kadar zor yapısal problemleri göz ardı etmemek gerekiyor:
- AB’nin yaşlanan nüfusu ve işgücü daralması: Pusula’da bu durum dile getiriliyor. Avrupa’nın iş gücünün daraldığı ve yaşlanan nüfus nedeniyle emek arzında ciddi sıkıntılar yaşandığı kabul ediliyor. Rekabetçilik kaybının derinleştiği bu süreçte, Beceriler Birliği (Union of Skills) gibi politikalar ne kadar gerçekçi çözüm üretebilir, tartışmaya açık bir konu. Emeklilik yaşının yükseltilmesi gibi tabu konulara değinilmiyor olması da bir diğer dikkat çeken nokta. (Yükseltilmesi bir çözüm yaratır mı, o da ayrı bir tartışma konusu tabii.)
- Sanayiden uzaklaşan işgücü: AB iş piyasasında uzun yıllardır süre gelen dönüşüm, reel sektörden uzak, hizmete daha yakın iş kolları ve bu alanlarda kendine bir gelecek arayan genç bir nüfus yarattı. Raporda özellikle KOBİ’lerin %80 gibi bir oranının gerekli becerilere sahip işçi bulmada sıkıntı çektiği ifade ediliyor. (Türkiye’de de durum farklı değil.) Ancak mevcut kriz karşısında bu sorun ne kadar hızlı çözülebilir, bir diğer tartışma konusu.
- Risk ve rekabet iştahının düşük olması: Avrupa’da yenilikçi şirketlerin büyümesi için finansman eksikliği olduğu dokümanda da belirtiliyor. Bu nedenle çoğu iddialı girişimin ABD’ye taşındığı bilinen bir durum. Konuyla ilgisi olanlar bilir: Girişim pazarı bir ekosistem meselesi. Avrupa’da risk alma iştahı düşük, yenilikçilik ekosistemi ise zayıf olduğu için teknoloji şirketleri büyüme fırsatlarını başka pazarlarda arıyor. Bunu mevzuatlarla ve teşviklerle çözebilir misiniz, bu da bir başka tartışmanın konusu.
Aşırı regülasyonların özel sektörü zorluyor olması anlaşılabilir. Ancak Avrupa’daki rekabetçilik kaybının bundan çok daha derin ve yapısal sebepleri olduğu da göz ardı edilmemeli. Regülasyon yükü çoğu zaman ana sorun olarak öne çıkarılsa da, asıl meselenin Avrupa’nın ekonomik dinamizmini nasıl yeniden kazanacağı olduğunu düşünüyorum. Risk alma iştahının zayıf, sermaye piyasalarının ABD’ye kıyasla yetersiz, bürokratik süreçlerin de hantal olduğu bir ortamda yalnızca teşvikler ve düzenlemelerle rekabet gücünü arttırılması pek kolay bir iş gibi görünmüyor.
Özetle, pusula rekabetçiliğin düşüş nedenlerini tespit edebiliyor; ancak çözüm konusunda yeterince cesur değil demek, yerinde bir kapanış olur diye düşünüyorum.
Bunlar benim düşüncelerim. Çok yönlü, karmaşık ve zor bir konu olduğunun farkındayım. Farklı bir görüşünüz varsa, yorumlarda paylaşmanızdan memnuniyet duyarım.
Bültenlere Kaydolun!
Her hafta sanayi ve tedarik zincirinde karbon azaltımıyla ilgili özenle seçilmiş güncel bilgiler ve derinlemesine analizler e-posta kutunuza geliyor.
Güncel kalmak için şimdi kaydolun!
Gündemden notlar
🏭 AUDI Brüksel fabrikasında üretimi durdurdu
Bu haftanın başlıklarıyla paralel bir gelişme. Kapatma kararının ardında elektrikli araçlara talebin düşmesi ve yüksek üretim maliyetleri gibi gerekçeler gösterildi. Yetkililer, özellikle, Q8 e-tron ve Q8 Sportback e-tron modellerine olan talebin beklentilerin altında kalması nedeniyle bu kararın alındığını belirtiyor. Yüksek faiz ve ekonomik belirsizlikler nedeniyle Avrupa’da tüketici talebi düşüyor. EuroNews / 28.02.2025
🚗 Elektrikli araç satışları Çin’de artıyor

Clean Technica haberine göre, AUDI’nin beyanından farklı olarak elektrik araçlara olan talep Çin’de azalmıyor — aksine artıyor. Çin’de 2024 senesinde satılan araçların %25’i tamamen elektrikli oldu. Elektrikli ve plug-in hibrit araçların toplamı ise satışların %47,2’sini oluşturdu. Bu artışta, hükümetin eski araçları daha çevreci modellerle değiştirmeyi teşvik eden sübvansiyonları etkili oluyor. Clean Technica / 27.01.2025 – Reuters / 9.12.2024
🎯 AB, otomobil emisyon hedeflerini hafifletti
Avrupa Komisyonu, otomobil üreticilerinin karbon emisyon hedeflerine ulaşmaları için tanınan süreyi bir yıldan üç yıla çıkarma kararı aldı. Bu değişiklikle birlikte, üreticilerin 2025 yılı için belirlenen emisyon hedeflerine uyum sağlamaları, 2025-2027 yılları arasındaki ortalama emisyon değerlerine göre değerlendirilecek. Ancak, çevre örgütleri ve bazı sektör temsilcileri, bu kararın iklim hedeflerine ulaşmayı zorlaştırabileceğini ve Avrupa’nın elektrikli araç pazarındaki rekabet gücünü olumsuz etkileyebileceğini belirtiyor. T.C. Ticaret Bakanlığı / 4.3.2025
⛽ SEFiA, Türkiye fosil yakıt teşvikleri çalışması
Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği (SEFiA), Türkiye’deki fosil yakıt teşviklerini izlemek amacıyla yeni bir çalışmaya imza attı. Çalışmanın çıktıları, fosil yakıt teşviklerinin Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedeflerine uyumsuz olduğunu vurguluyor. Teşviklerin, bütçe transferleri ve vergi harcamaları olarak iki ana kategoride incelendiği çalışma, 2022 yılında 41,4 milyar TL düzeyinde olan toplam fosil yakıt teşviklerinin, 2023’te 63,8 milyar TL’ye yükseldiğini ortaya koyuyor. Bu teşviklerin, enerjide ithalata bağımlılığı artırması yanında, cari işlemler dengesini de olumsuz etkilediği, raporun önemli çıktıları arasında. SEFiA’nın çalışması, teşviklerin kaldırılmasıyla elde edilecek tasarrufların, sürdürülebilir ve adil kalkınma politikalarına yönlendirilmesini öneriyor. Bilgi için: SEFiA – Fosil Yakıt Teşvikleri Takibi
Önümüzdeki Pazar görüşmek üzere!
18. bülten de burada sona eriyor. İlgi gösterip buraya kadar okuduğunuz için özellikle teşekkür ediyorum.
Ancak artık bültenleri biraz kısaltmak iyi olacak gibi görünüyor. Çünkü yakın zamanda bülteni takip eden bazı okuyuculardan aldığım yorum hep aynı oldu: Bültenler çok uzun!
Bu haftanın kitap önerisinde Leisure (boş zaman) kavramına yer vermek istememin nedenlerinden biri de bu zaten. Kimsenin boş zamanı yok; oturup bu bülteni baştan sonra okumak da kolay değil. Kabul ediyorum.
O nedenle bu hafta bülteni biraz kısaltmayı denedim. Umarım bu haliyle takibi daha kolay olmuştur. Her türlü yorum, öneri ve eleştiriniz için aşağıdaki kutuya yorum bırakarak, ya da bu sayfadaki iletişim formu aracılığı ile bana doğrudan ulaşabilirsiniz.
Bültenleri e-posta üzerinden de takip edebileceğinizi tekrar hatırlatarak, herkese iyi bir Pazar diliyorum.
Not: İçerik hazırlığında kullanılan kaynakları burada görebilirsiniz.

Bir Yorum Yazın