Merhaba! Bu hafta yine dolu dolu bir Pazar bülteni ile sizlerleyiz.
Bu hafta dikkat çeken gelişmelere değindikten sonra, 2024 içinde meclis gündemine gelmesi ve yasalaşması beklenen ancak hala belirsizliğini koruyan iklim kanununu ele alıyoruz.
Lafı fazla uzatmadan başlayalım.
Bültenlerimize abone olun!
Her hafta, sanayi ve tedarik zincirinde karbon azaltımıyla ilgili en güncel bilgileri ve ilham verici içerikleri e-posta kutunuza taşıyoruz.
Katılın, hiçbir şeyi kaçırmayın!
Öne çıkan dosyalar
🚗 Toyota neden hidrojenle çalışan içten yanmalı motor üzerinde çalışıyor?

Konu nedir: Japonya ve Avrupa Birliği (AB) geçtiğimiz Haziran ayında temiz hidrojene yönelik talep ve arzın yaratılmasına ilişkin politikalar üzerinde birlikte çalışmak için bir işbirliği anlaşması yapmıştı. Bu anlaşma, Japonya’nın hidrojene yönelik stratejisinin yansımalarından sadece bir tanesi: Japonya 2050 senesine kadar karbon nötre ulaşma yolculuğunda hidrojeni sıvılaştırılmış doğal gaza (LNG) bir alternatif olarak görürken, AB için hidrojen, Rus fosil yakıtları için bir alternatif olabilir. AB, emisyonlarını azaltma yolunda 2030 senesine kadar 10 milyon ton yenilenebilir hidrojen üretmeyi, 10 milyon ton da ithal etmeyi bir hedef olarak belirlemişti.
Neden önemli: AB’nin bu hedefi Japonya için de önemli çünkü daha önceki bültenlerde birçok defa dile getirdiğim gibi yeşil hidrojenin ucuzlaması için ölçek ekonomisinin devreye girmesi gerekiyor. Bunun biraz tavuk – yumurta ilişkisine benzediğini daha önce de dile getirmiştim: Yeşil hidrojenin ucuzlaması için hidrojene talep olması gerekiyor. Ama talep için de ucuzlaması gerekiyor.

Toyota, hidrojenle çalışan içten yanmalı motor teknolojisini, mevcut altyapının kullanılması, tüketici alışkanlıklarına uygun bir çözüm sunması ve pilli araçlara dair problemler gibi gerekçelere dayandırarak müşterilerine anlatıyor. Ama bu hamlenin hidrojene yönelik talebi arttırmak adına mantıklı bir adım olduğunu da görmemiz lazım. Toyota’nın bu çözümü tüketici tarafında karşılık bulur ve başka otomobil firmaları da bu teknolojiyle çalışan ürünler çıkarmaya başlarsa, yeşil hidrojenin fiyatının makul seviyelere düşmesini destekleyen bir ortam oluşabilir.
😭 Plastik atıklara çözüm 2025’e kaldı
Konu nedir: Geçtiğimiz hafta plastik atık sorunun çözümüne yönelik iki yıldır süren müzakerelerin çöktüğünden bahsetmiştik. Bu böyle kısa bir bilgi notu ile geçiştirilmemesi gereken bir konu. O nedenle meseleyi biraz daha kapsamlı ele alalım istiyorum.
Neden önemli: Birleşmiş Milletler verilerine göre plastik üretimi 1950’li yıllarda 2 milyon ton düzeyindeyken, bugün 400 milyon tona ulaşmış durumda. Problem bu üretimin geri dönüşümünde: Günümüzde ancak %10’u geri dönüştürülebilen plastik ürünlerin geri kalanı yüzyıllar boyunca okyanuslardan dağlara kadar uzanan bir kirlilik problemine neden oluyor. Üstelik mikroplastiklerin tükettiğimiz gıdalar aracılığıyla vücudumuza kadar ulaştığını ve birçok hastalığa sebep olabileceğini de sıkça duyuyoruz. (Duymayanlar burada, burada ve burada bilgi bulabilirler.)

Kasım sonunda Busan’da yapılan toplantıda plastik atık sorununa dair nihai bir karar alınması beklenirken, 170’den fazla ülkenin katıldığı müzakereler donma noktasına geldi. Bunun temel nedeni, müzakerecilerin iki kutba ayrılması: Daha keskin olan ilk grup plastik üretiminin azaltılmasına yönelik taahhütler talep ederken, petrol üreticisi ülkeler geri dönüşüm çabalarına odaklanarak atık miktarını azaltma yönünde görüş bildirdi.
Plastik üretiminin azaltılması üzerine mutabakat sağlanması durumunda, ozon tabakasını incelten maddelerin kısıtlanmasını amaçlayan Montreal Protokolüne benzer bir süreç işletilebilir. Ama plastikler için Montreal kadar iddialı bir yaklaşımın gerçekçi olmayacağını belirtmekte de fayda var. Geri dönüşüm çabalarına odaklanma opsiyonu ise, ne yazık ki halihazırda da belli bir oranda yapılan ama tam olarak nasıl çözüleceği bilinmeyen bir muğlaklığın devamı anlamına geliyor.
Suudi Arabistan gibi petrol üreticisi ülkeler her ne kadar geri dönüşüme odaklanılmasını talep etseler de, önemli bir petrol ve plastik üreticisi olan ABD’nin geçtiğimiz Ağustos ayında “plastik üretimine kısıtlama getirilmesi” tarafına geçmesi, müzakerelerin 2025’teki seyrini etkileyebilir. Nihai karar hangi yönde olursa olsun, 2025 senesinde plastik kirliliğine yönelik bir karar verilmesi bekleniyor.
Gündemden kısa notlar…
🎯 Biden’dan giderayak iddialı bir Paris Anlaşması hedefi

Paris Anlaşması kapsamında 2025 senesinin Şubat ayına kadar ülkelerin daha iddialı hedeflerle güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) sunmaları bekleniyor. Joe Biden yönetimi, 2035 yılına kadar emisyonlarını 2005 seviyesinin %61 – %66 altına düşürme doğrultusunda yeni bir hedef belirledi. Ocak ayında yönetimi devralacak Trump yönetiminin bu hedefe ne kadar sadık kalacağı merak konusu. Ayrıntılar: Reuters (İngilizce) / 19.12.2024 – CNN (İngilizce) / 19.12.2024
🏭 Türkiye 2024’te üç kömürlü termik santral planını iptal etti ama hala net bir kömürden çıkış planı yok

İklim Haber’de yayımlanan habere göre, Global Coal Plant Tracker verileri, uzun süredir faaliyete geçmediği için rafa kaldırılan Malkara’ya ek olarak, çevre izin süreçlerindeki problemler nedeniyle Karaburun ve Kirazlıdere santrallerinin lisanslarının iptal edildiğini gösteriyor. 2015 senesinden bu yana Türkiye’de 6 GW’a yakın kapasiteye sahip kömürlü termik santral devreye alınırken, planlanan kapasitenin 70 GW’tan fazlası iptal edildi.
Bu iptal edilen kapasitenin dünyada görülen en yüksek oranlardan biri olması ümit verici bir gelişme olsa da, henüz bir kömürden çıkış planının sunulamıyor olması, Türkiye’nin bu konuda bir netlik sağlayamadığını gösteriyor. Birazdan üzerinde duracağımız iklim kanunu çalışmaları, kömürden çıkış planının netleştirilmesi için iyi bir fırsat. Ayrıntılar: İklim Haber / 19.12.2024
👻 Hayalet karbon kredileri ile yeşile boyanmış ürünler
Enerji devi Shell’in yaklaşık 5 milyon karbon kredisi kullanarak 2023 sonuna kadar teslim ettiği ve karbon nötr olarak pazarladığı en az 23 LNG sevkiyatına dair soru işaretleri olduğu iddia ediliyor. Climate Change News haberine göre, Shell’in karbon nötre ulaşmak için yürüttüğü ve Doğu Çin’deki pirinç tarlalarından metan gazı salımını azalttığı iddia edilen altı projenin vadedilen faydaları sağlamadığı ortaya çıktı. Önde gelen karbon kredisi kuruluşu Verra, bu projelerle birlikte 31 benzer planı iptal etme kararı aldı.
Ancak esas mesele, projelerin fayda sağlayıp sağlamadığı değil: Çiftçiler ve yerel yetkililere göre bu projeler zaten hiç yapılmadı! Ayrıntılar: Climate Home News / 19.12.2024
🌊 2050’ye kadar İngiltere’de her dört mülkten biri yüzeysel sel riski altında olacak
Birleşik Krallık Çevre Ajansı’nın değerlendirmesine göre, 2050 senesine kadar İngiltere’de 8 milyon mülkün sel ve su baskını riski altında olabileceği belirtiliyor. Bu sayı, her dört mülkten birinin risk altında olduğu anlamına geliyor. Yıllık su baskını ihtimalinin binde birden fazla olduğu durumlarda, söz konusu gayrimenkuller “risk altında” olarak tanımlanıyor. Ayrıntılar: BBC (İngilizce) / 17.12.2024

Bültenlerimize abone olun!
Her hafta, sanayi ve tedarik zincirinde karbon azaltımıyla ilgili en güncel bilgileri ve ilham verici içerikleri e-posta kutunuza taşıyoruz.
Katılın, hiçbir şeyi kaçırmayın!
Haftanın ana konusu: İklim kanununu beklerken

Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı resmen onaylamasının ardından beklenen iklim kanunu çalışmaları uzun bir süredir gündemdeki yerini koruyor. Ancak sürecin şeffaf ilerlediğini söylemek ne yazık ki mümkün değil. Bugüne kadar basına yansıyan, ancak hemen geri çekilen bazı taslaklar gördük; ama taslağın içeriğine ve kapsamına dair resmi kanallardan açıklanan net bilgilere ulaşmak hala oldukça zor.
Paris Anlaşması’nın yasal bağlayıcılığının olmaması ve gönüllüğe dayalı bir çerçeve sunması bazı olumsuzluklar yaratıyor. Bu zorlukları kısaca ikinci bültende ele almıştık: Gönüllülüğün esas olması, anlaşmanın uluslararası ölçekte kabul görmesini kolaylaştırıyor; ancak net çıktıların elde edilmesi bir o kadar zorlaşıyor. Paris Anlaşması uyarınca ülkelerin bir Ulusal Katkı Beyanı (NDC) sunma zorunluluğu bulunuyor. Ama bu beyanın içeriği ülkelerin kendi inisiyatifine bırakıldığı için, sunulan NDC’ler gerçekten Paris Anlaşması kriterlerini sağlıyor mu, tartışılır. Ayrıca, beyan edilen hedeflerin gerçekleştirilememesi durumunda, hükümetlerin mesul tutulabilecekleri herhangi bir hukuki bağlam da bulunmuyor. Bu yasal boşluğu, ülkeler yine kendi inisiyatifleriyle, bir iklim kanunu hazırlayıp yürürlüğe alarak dolduruyorlar. Böylece Paris Anlaşması’nın hedefleri ve Ulusal Katkı Beyanları çerçevesinde hükümetlerin verdikleri taahhütler bir yasal çerçeve içine alınmış oluyor.
Bunun ne kadar etkili ve sonuç veren bir mekanizma olduğu tartışmaya açık bir konu: Yürürlükte bir iklim kanunu olan ülkeler verdikleri taahhütleri ne oranda gerçekleştiriyor; gerçekleştirmediklerinde bu yasal bağlam ne kadar caydırıcı oluyor, sorgulamakta fayda var. Ancak bu durum, elbette iklim kanunlarının gereksiz olduğu şeklinde yorumlanmamalı.
İklim kanunlarının küresel durumu
Paris Anlaşması’nın gönüllülüğe dayalı yaklaşımı, ülkelerin iklim kanunlarında da kendini hissettiriyor demek, çok da hatalı bir yorum olmaz diye düşünüyorum. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Avrupa Çevre Ajansına üye 32 ülkenin 22’sinde, içerikleri her ne kadar farklı olsa da, bir çeşit iklim kanunu bulunuyor. Buna ek olarak, Avrupa Birliği’nin 2021’de yürürlüğe aldığı ve tek uluslararası iklim kanunu durumunda olan AB İklim Kanunu da var. Ancak Avrupa dışındaki durum daha belirsiz. İklim Kanunu’nun çerçevesinin ne olmasına gerektiğine dair net bir tanım olmadığı için, bir ülkede bir çeşit yasa veya mevzuat olması hangi koşullarda onun bir iklim kanunu niteliği taşıdığını belirtebilir sorusu, benim uzmanlığımın dışında bir konu. Bu konudaki ulaşabildiğim bilgilerin ciddi şekilde çelişkili olması nedeniyle, ben de burada net sayılar vermekten kaçınacağım. (Benim ulaştığım çeşitli kaynaklar dünya üzerinde AB dahil bir iklim kanunu olan ülke sayısını 41 ile 196 arasında değişen sayılarla gösterebiliyor.)
İklim kanunlarının çerçevesinin ne olması gerektiğine dair net bir tanım olmasa da, yasal bağlayıcılığı olmayan Paris Anlaşması’na ülkeler nezdinde yasal bir zemin ve bağlayıcılık kazandırması, bir iklim kanunun temel koşulu diyebiliriz. Diğer bir ifadeyle, iklim kanunlarının, verilen taahhütlerin gerçekleştirilmesini sağlamak için yasal mevzuattaki boşlukları doldurması ve net bir yol haritası oluşturması bekleniyor.
Bizim iklim kanunumuz ne durumda?
Açıkçası bu konuda net bir bilgi sahibi değiliz. Sürecin çok şeffaf bir şekilde yürütüldüğünü söylemek, şu aşamada pek mümkün değil. Gayri resmî kanallardan kamuoyuna sunulan bazı taslaklar üzerinden yürüyen tartışmaları baz alarak yorum yapmak da çok sağlıklı değil. Ama yine de, öyle ya da böyle, elimizde kamuoyunun incelediği bir taslak var ve bir yorum yapılacaksa, bunun üzerinden ilerlemek mevcut durumda en doğrusu görünüyor.
Bu noktada bir uzman görüşüne yer vermek daha doğru olur: ODTÜ İktisat bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ebru Voyvoda’nın Artıgerçek için verdiği röportaja göre, bu taslak bir kanundan ziyade bir yönetmeliği andırıyor ve emisyon azaltımı yokken net sıfır vurgusu yapıyor. Bir iklim kanunu tartışması yapılabiliyor olmasını başlı başına olumlu bir gelişme olarak gördüğünü vurgulayan Prof. Dr. Ebru Voyvoda, mevcut taslağın güçlü bir iklim kanunundan ziyade, bir Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi yönetmeliğini andırdığını belirtiyor. Avrupa İklim Kanunu’ndaki net bilimsel çerçeve vurgusunun aksine, bu taslakta araçların nasıl çerçeveleneceğine dair belirsizlikler olduğunun da altını çiziyor.
Güçlü bir iklim kanunu oluşturmak neden zor?
Türkiye’nin net sıfır yol haritalarına dair gerçekçi olmayan beklentiler, iklim kanunu çalışmalarını da zora sokuyor olabilir. Örneğin Türkiye’nin son sunduğu Ulusal Katkı Beyanı, emisyonların 2038 senesine kadar artmasını ve sonrasında gelen 15 yıl içinde net sıfıra ulaşmasını öngörüyor. Bunun ne kadar gerçekçi bir beklenti olduğu tartışmaya açık bir konu. Türkiye’nin net sıfıra son 15 yıl içinde ulaşmasını öngören radikal bir plan yerine, emisyonların bir an önce azaltılmaya başlanacağı bir mutlak azaltım hedefine yönelmesi gerekiyor. Ancak Türkiye’nin mevcut sanayi yapısı ve ekonomik koşulları göz önüne alındığında, bunun da kolay bir iş olmadığı söylenebilir.
Zorluklar elbette bununla sınırlı değil: Uzun vadeli stratejileri belirlenmiş; 2053 senesine kadar bir hükümet değişikliği olması durumunda bile, gelecek yeni hükümeti de bağlayıcı niteliği olan; hukuki çerçevesi açık ve sağlam bir şekilde inşa edilmiş; net iklim hedefleri koyabilen; toplumsal katılımı sağlarken, dönüşümden olumsuz etkilenmesi beklenen kesimlerin haklarını koruyabilen; adil geçiş gerekliliklerini de içeren bir kanun oluşturmak, siz de takdir edesiniz ki kolay bir iş değil. O nedenle zaten kolay olmasını beklemiyoruz. Esas soru, bu zorlukların nasıl aşılabileceği.
Bu zorluklar şeffaflıkla aşılabilir
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni iklim kanun taslağının yeni yasama döneminde meclis gündemine geleceğini ve yıl bitmeden yasanın yürürlüğe gireceğini açıklamasına rağmen süregelen sessizlik, bahsettiğim zorlukların aşılamadığı şeklinde yorumlanabilir. Bu zorlukları aşmanın yolu, gerçek anlamda katılımcı, şeffaf ve tartışmaya açık bir yaklaşımdan geçiyor diye düşünüyorum.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklaması sonrasında Türkiye’de yeşil dönüşüm konusunda söz sahibi dokuz STK, ortak hazırladıkları bir açıklama ile meclis gündemine sunulacak taslakta aşağıdaki eksiklerin giderilmesini talep etmişti:
- 2053 net sıfır hedefi iklim kanununda yer almalı.
- 2030 yılına kadar %35 mutlak azaltım hedefi konulmalı.
- Kömürden adil bir çıkış planı hazırlanmalı.
- İklim değişikliğine karşı uyum mekanizmaları kurulmalı
- Bağımsız bir danışma kurulu oluşturulmalı
- İklim adaleti perspektifi dahil edilmeli
- Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) bölümü revize edilmeli
Hukuk, Doğa ve Toplum Vakfı (HUDOTO), Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF-Türkiye), Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği (SEFiA), Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe), Türetim Ekonomisi Derneği, 350 Türkiye, Fosil Yakıtların Ötesi (Beyond Fossil Fuels), Greenpeace Türkiye ve Yeşil Düşünce Derneği‘nin ortak imzasıyla yayımlanan açıklama, aslında iklim kanuna dair eksiklerin güzel bir özetini yapıyor.
Oldukça zor, hepimiz için yeni ve kapsamlı bir katılımcılık gerektiren bu kanun çalışması için, STK’ların bu taleplerinin dinlenmesi ve sürecin daha şeffaf bir şekilde yürütülmesi, Türkiye’nin etkili bir kanun oluşturmasına yol açacağı gibi, adil ve uyum mekanizmaları kurulmuş, başarılı bir net sıfır yolculuğunun da zeminin hazırlayacaktır.
Önümüzdeki Pazar görüşmek üzere!
+ bir buçuk‘un yedinci Pazar bülteni burada sona eriyor. Umarım okuduğunuz bültenler, yeşil dönüşümün ne kadar karmaşık bir konu olduğuna ve bugüne kadar tecrübe etmediğimiz ölçekte kompleks bir planlamaya ihtiyaç duyulduğuna dair bir farkındalık yaratabiliyordur. Her türlü öneri, eleştiri ve yorumunuz için ister aşağıdaki kutuya yorum bırakarak, isterseniz buradaki iletişim formu aracılığıyla bana ulaşabilirsiniz.
Bültenleri e-posta üzerinden de okuyabileceğinizi tekrar hatırlatarak, herkese iyi Pazarlar diliyorum.
Not: İçerik hazırlığında kullanılan tüm kaynakların listesini burada görebilirsiniz.

Bir Yorum Yazın